Kapı ürkekçe aralandı. Asker, biraz da yana eğilerek kapıyı kimin açtığına baktı. Karşısına çıkan, yarım yamalak örttüğü yazmasını bir yandan düzeltmeye çalışan, bir yandan da kendisine soru dolu bakışlarla bakan kadın telaşlı görünüyordu, ama belli etmemeye çalışıyordu. İçi acıdı. Bu görevi daha önce de yapmak zorunda kalmıştı; hem de askerliğinin ilk ayında… O zaman, bir anaya oğlunun künyesini vermişti. Şimdiyse bir kadına, kocasının künyesini vermek zorundaydı…
*
Kocası seferberliğe gideli ne kadar olmuştu?
O gittikten hemen sonra kayısılar olmuş, sonra bir kere daha toplamışlardı. Demek ki bir seneyi geçmişti…
Her zamanki gibi erkenden kalktığı bir sabah, ağıla doğru giderken bunları düşünüyordu. Artık gelseydi... Kocasıydı ne de olsa, yanında olsaydı…Bir tane kızları vardı; on yaşında. O da yakında büyüyüp, serpilecekti. Köy yerinde bir kızla bir başına… Artık gelseydi kocası…
Ağıla girdi. Kocası giderken, iki tane büyük inekleri vardı. Ama bir tanesi çok geçmeden yaşlılıktan ölmüştü. Şimdi bir tane inekleri kalmıştı. Bir yavrulasaydı…
İneğin sütünü sağdıktan sonra ağıldan çıktı. Sağdığı sütü aşhaneye bıraktı ve eve girdi. Yattığı odaya geçecekti ki, kapının vurulduğunu duydu. Ön kapıya gitti. Kapının yanındaki somyanın üzerine çıkıp, tül perdenin arkasından kimin geldiğine baktı. Uzun boylu, esmer, zayıfça bir asker elinde zarfla bekliyordu. İçine bir korku düştü ama kondurmak istemedi. Belki de kocasının geri döneceğini haber verecektir. Olamaz mı?
*
Hiçbir şey sormadı. Askerin neden geldiğini, bir şey söylemeden, gözlerinden çözmeye çalıştı sanki.. Kısa bir sessizlikten sonra, asker, elindeki zarf ile künyeyi kadına uzattı. “Başın sağ olsun bacım…Erin şehit oldu.” dedi.
Emine kadın bir künyeye, bir askere bakıp kaldı bir süre..Elini uzatıp askerin verdiklerini alamıyordu bir türlü. Sanki alsa, kocasının ölümünü kabul etmiş olacaktı. Neden sonra, üzerine yük binmiş gibi bedeni öne doğru eğildi, kapıdan destek almaya çalıştı ve gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. Kendini toparlamaya çalışsa da, gözyaşlarını durduramıyordu. Bu gözyaşları sadece ölüm haberine olan tepki değil, bir senenin özleminin, içinde tuttuğu birçok şeyin dışarı akmasıydı.
***
Anası Emine Kadın, kocası öldükten sonra iki sene yaşayabilmişti. Ölüm haberini aldıktan sonra aylarca konuşmamış, sıradan köy işlerine devam etmişti. Ama gittikçe zayıflamış, gözünün feri sönmüştü. Sonunda bir gün vücudu iflas etmiş, yatağa düşmüştü. “İnce hastalığa tutuldu.” demişlerdi, “kocasını pek severdi.”.
Aylarca yine sessiz, gözleri bir noktaya kilitli, hareketsiz yatmış, sonunda da geride kalan bir tek kızına veda etmişti.
Cemile on iki yaşındaydı…
Aynı köyde oturan yakın akrabalarının yardımıyla ev işlerine yetişmeye çalışan Cemile, kimi zaman halasında, kimi zaman teyzesinde, dayısında kalıyor, anasına üzülmeye bile vakti kalmıyordu.
Birkaç ay sonra köyden bir talibi çıktı. Kendinden on beş yaş büyük, daha önce bir kere evlenmiş, ama karısını bir sene önce boşamış, köydeki birçok kişi gibi kayısıdan geçimini sağlayan biriydi. Cemile’ye ailesinden kalan kayısı bahçeleri, öksüz ve yetim kızlarla evlenen erkeklerin savaşa alınmayacağı ile ilgili kanun, onu Cemile ile evlenmek için daha da istekli yapıyordu.
“Köy yerinde yalnız kalmasındansa evlenmesi daha iyi..” dediler, küçük Cemile’yi Ahmet’e verdiler. Cemile daha çocuktu, ay hali bile olmamıştı. Evlendikten ancak iki sene sonra çocuk doğurabilecekti. Önce bir kız, bir sene sonra da bir oğlan…
Ahmet, sessiz bir adamdı; fazla konuşmazdı. Sadece bir şey isteyeceği zaman Cemile’ye seslenir, bunun dışında ağzını açmazdı. Zaten Cemile’nin de onunla sohbet etmek gibi bir isteği yoktu. Ahmet, onun için sadece beraber yaşadığı bir yabancıydı. Üzerinde pek fazla kafa yormazdı hatta.
Cemile’nin kendi dünyası vardı: kayısı bahçesinin mis kokusu, bahçenin aşağısındaki dere ve derenin kenarında, akşam işi bittikten sonra bir yarım saat soluklandığı, kendini dinlediği kuytu köşesi… Öyle ki, tüm gün bu dakikaların hayalini kurardı.
Sonra yine aynı sıradanlık; ev işleri, çocuklar ve geceleri kocasına “karılık görevi”…
Evliliğinin dördüncü yılında, İstiklal Savaşı başladı ve eli silah tutan bütün erkeklerin askere alınacağı söylendi. Bu haberi yine Ahmet’ten değil, komşularından öğrenmişti. Oysa Ahmet çoktan kendini bu fikre alıştırmıştı. Yine sessiz sedasız, tek başına yaşıyordu bu durumu. Birliğine teslim olmak için giderken ilk defa farklı bir sözcük döküldü dudaklarından…: “Hakkını helal et Cemile…”
Birkaç ay sonra künyesi geldi.
Cemile on altı yaşındaydı…
*
Ahmet’in ablası Gülendam ve anası Zöhre, Cemile’nin başka bir eve gelin gitmesine göz yummak istemiyorlardı. Fazla konuşmayan, işiyle ilgilenen, çok çalışkan, bulunmaz bir gelindi. Kimi zaman kendi evinin işini yapıp, görümcesine yardıma koşardı.
Kafa kafaya verip gitmemesi için bir yol buldular: Gülendam ile kocası Halil’in çocukları olmamıştı. Zaten başına bir gün bir kuma gelecekti. Cemile kuma gelmeyi kabul ederse, hem evden gitmemiş olacaktı, hem de sevdiği, becerikli bir kuması olacaktı.
Ama Cemile bu teklifi kabul etmedi. Çocukları ile huzurlu bir hayat sürmek istiyordu. İllaki evlenmesi mi lazımdı, hem de kuma olarak…
Düşündükleri şeyi uygulamak için başka bir yol buldular…
Bir gün Gülendam, Cemile’yi evine çağırdı, kocası evde değildi, eskisi gibi hem yemek yapacaklar, hem sohbet edeceklerdi. Cemile, Halil Enişte’nin evde olmamasına da güvenerek, daveti kabul etti. Sabahtan onlara gitti. Evin aşhanesinde yaprak sardılar, ekmek yaptılar, çaylarını içtiler, bir yandan da sohbet ettiler.
Akşam olup ta Cemile gitmeye davranınca, Gülendam ile Zöhre iki yandan kalması için ikna etmeye çalıştılar. Zaten Halil de yoktu evde, bu saatte eve gitmesinin ne anlamı vardı ki…
O kadar çok ısrar ettiler ki, Cemile çaresiz kabul etti. Gülendam yatması için üst katta arka bahçeye bakan odayı hazırladı, tertemiz çarşaflar serdi yatağa. Çocuklarını da alt kata, girişin yanındaki odaya yatırdı.
Cemile, akşam yatma vakti gelince, onun için hazırlanan odaya çekildi. Odanın girişinin hemen sağında açık mavi boyalı bir yüklük, pencerenin olduğu sol taraftaysa tek kişinin yatabileceği büyüklükte bir yatak duruyordu. Gülendam’ın verdiği çiçekli basma geceliği giydi, yatağa girdi, üzerine mavi yüzlü yorganı çekti. Tam pencere tarafına doğru dönmüş, uykuya dalacaktı ki, kapıdan bir tıkırtı duydu. Kapıya doğru baktı, anahtar sesine benziyordu ama konduramadı, yanlış duyduğunu düşündü. İkircikli, dönüp yatmaya devam etti.
Biraz sonra bir başka tıkırtı duydu; bu sefer ses odadaki yüklükten geliyordu. Korkuyla dönüp baktı, hafif bir gıcırtı ile açıldı yüklüğün kapağı. Karanlık bir gölge çıktı yüklükten, ona doğru yaklaşmaya başladı. Cemile donup kalmıştı olduğu yerde. Pencereden gelen ay ışığı, neden sonra gölgenin yüzünü aydınlattı. Yüzü karışmış bu adam, eniştesi Halil’den başkası değildi. Sessizce eğildi, kocaman elleri ile Cemile’nin kollarını tuttu.
O birkaç saniye içinde, kaçmak için bir yol düşündü Cemile. Ama yatağa girdiğinde duyduğu anahtar sesi geldi aklına; kaçacak yeri yoktu... Çığlık atabilirdi, direnebilirdi… Hiçbirini yapmadı; bu onun kaderiydi, ne kadar kaçsa da kurtulamayacaktı. Gözleri yerde, adeta ciğerinden çıkan bir sesle “İmam efendiyi çağırın da, bari günah işlemeyelim...” dedi.
*
O günden sonra bir daha Halil’le ne birlikte oldu , ne de dönüp yüzüne baktı. Evde bir hayalet gibi yaşadı. Çocukları dışında kimseyle, asla konuşmadı. Cemile’yi yaşama bağlayan tek şey onlardı zaten. Artık ne kayısı bahçesinin mis kokusu, ne de dere kenarındaki kuytu köşesi kalmıştı. Gülendam’la Zöhre’nin istedikleri gibi bir gelindi ama ölüm sessizliğine bürünmüştü adeta.
Halil ise, kara sevdaya tutuldu. Cemile ile -sadece kara yazmasının kenarından görebildiği gür, kumral saçları, her daim dalgın, yeşil, anlamlı gözleri ve endamıyla- aynı evdeydi ama ona dokunamıyordu. Gülendam’ın oyununa ortak olmuştu ve hayatını böyle geçirmek zorundaydı.
Çok geçmeden hayattan koptu. Cemile’nin tavırları yüzünden, Halil’e yemek yemek bile azap gibi gelmeye başlamıştı. Zamanla iyice gücü kesildi. Gün boyu yataktan çıkmamaya başladı ve sonunda hastalık baş gösterdi. Zaman geçtikçe daha da kötüleşiyor, tek başına yattığı odasında terk edilmiş hissediyordu kendini.
Bir gün yine ateşler içinde yatarken, ağzı kurumuş şekilde uykusundan uyandı. Dönüp komodinin üzerine baktı. Baş ucundaki su bitmişti. Kalkıp almayı şöyle dursun, seslenmeye bile takati yoktu. Birinin, özellikle de Cemile’nin, kapıdan girmesi için dua etti.
Birazdan gelmesini dilediği kişi, yüklükten çarşaf almak için odaya girdi. Halil, her zamanki gibi odada kimse yokmuş gibi davranan Cemile’ye, büyük bir güç harcayarak “Bir bardak su ver, ne olur?” diye seslendi. Yataktan gelen, cılız, bitkin sesle bir anlık irkildi Cemile. Yıllardır varlığı ile yokluğu birdi Halil’in… Sanki bu sesi ilk defa duyuyordu. Aslında belki de duyduğu sesin zavallılığıydı onu irkilten. İçi sızladı; yine de insandı işte ve çok çaresiz geliyordu sesi. Kafasını çevirmeden başını “olur” anlamında salladı, odadan çıktı. Aşağı inip bir bardak su doldurdu ve tekrar odaya gitti.
İçeri girdiğinde, kapının hemen karşısında duran yataktaki silüet, sağ tarafa doğru yan yatmış, uykuya dalmak üzereydi. Halil, kapının açılma sesini duyunca toparlanmaya çalıştı, ama gücü buna bile yetmedi. Yarım yamalak bir oturuşla ve son bir bakış umuduyla Cemile’nin gözlerine baktı.
Cemile ise beklemediği bir merhamet duygusuna kapılmıştı. Nefret duyduğu adam değildi sanki karşısında yatan… Hissettiği bu duygu sayesinde, bardağı uzatırken kafasını kaldırıp, bir anlık Halil’e baktı. Gördüklerinin şaşkınlığı içinde, yıllar sonra, Cemile’nin ağzından çıkan ilk sözler bunlardı işte:
“Gözlerin de çakırmış, gözleri kör olasıca!”
Bağlantıyı al
Facebook
X
Pinterest
E-posta
Diğer Uygulamalar
Bağlantıyı al
Facebook
X
Pinterest
E-posta
Diğer Uygulamalar
Yorumlar
Bu blogdaki popüler yayınlar
BUNLAR HEP CAZ / ZEYNEP Ö. YILMAZ ANKARA’DA CAZ MÜZİĞİ- NEREDEN NEREYE… “Tuna Ötenel’le Sibel Köse Mimarlar Derneği’nde çalarken mekânın önünde sıra olurdu.”, “İstanbul’daki caz müzisyenlerinin çoğu Ankara’da yetişmiştir. ” gibi acı gerçeklerin bol bol dile getirildiği Ankara’da şimdilerde caz müziği mekânlarında neler oluyor, nereden nereye geldik, umut var mı, bir gözden geçirelim istedik. Öncelikle Ankara’nın ilki ile başlayalım: Ankara’daki ilk caz konseri 1946 yılında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde gerçekleşmiş. (Konseri başta planlandığı gibi dört müzisyen değil, (müzisyenlere ödeme yapılmaması ve yağan yağmur yüzünden tamamının gelememesi nedeniyle) iki müzisyen -Hasan Kocamaz ve İlhan Mimaroğlu- ağız armonikası çalarak gerçekleştirmişler.) Ardından, özellikle ABD’nin 1950’li yıllarda faaliyete geçirdiği Türk Amerikan Derneği, Amerikan Haberler Merkezi (USIS) gibi kuruluşlar ve Officers’ Club, NCO Club gibi kulüpler, her ne kadar Türk dinleyiciler gire...
Aydın Kahya ile Ankara ve Caz üzerine... Murat Ulus-Aydın Kahya-Doruk Gönentür / Samm's Bistro Fotoğraf:Kemal Rıza Sesine son derece hakim, kendine has vokal ve giyim tarzı olan, farklı bir müzisyen… Şarkı söylerken, birlikte çaldığı müzisyenlerle ve dinleyici ile sıcacık ilişkisi, arada bir istediği şekle soktuğu şapkası, taburede oturuşu, mikrofonu tutuşu… Her şeyiyle renkli bir insan ve iyi bir eğitimci… Hikayesi mutlaka Solfasol Gazetesi sayfalarında olmalıydı; çünkü doğma büyüme bir Ankaralı… Tanju Okan, Neco gibi müzisyenlerle aynı dönemden, "dünyaya çok farklı bakan bir kuşaktan" diye tanımladığı ve ondan bahsederken gözlerinden gurur okuduğum bir babanın, Turgay Kahya ’nın oğlu o… Yaşıtları sokakta top oynarken; müzik dinleyen, kulağında Nat King Cole olmadan uyuyamayan bir çocukmuş Ay...
Yorumlar
Yorum Gönder