Ana içeriğe atla

Söyleşi: Sibel Köse

"Ben Ankara'dan ayrılmadım aslında..."

Sibel Köse Vokal Atölyesi'nden
Fotoğraf: Z.Ö.Yılmaz

 
 Aralık ayının ikinci günü... Güzel bir telaş var içimde. Çünkü Türkiye’nin en iyi caz vokallerinden biriyle, Sibel Köse’yle, onu, Ankara’yı ve ikisinin ilişkisini konuşacağız. Ama mekanımız onun yaşadığı şehir: İstanbul. İstanbul’da, Ankara’yı konuşmak ilginç olacak...

Daha önceki konuşmamızda, beni, 1999’da Ankara’da başladığı ve yaklaşık yedi yıldır da “Sibel Köse Caz Vokal Atölyesi” adıyla devam eden atölyesine davet ediyor. Ama biz, atölye saatinden önce, etrafta oturulabilecek tek yer olan, Ankara’da da zincir halinde ve hızla çoğalmaya devam eden kafelerden birinde buluşuyoruz. Biraz da kafenin içindeki pop müzik istilasından kurtulmak için, kendimizi dışarıdaki masalara atıyoruz. Otoyol gürültüsü daha iyidir!  





Tüm zarafetiyle ve güler yüzüyle karşımda şimdi…











Sibel Köse, Ankara’da doğmuş, üniversite öncesi eğitimini TED Ankara Koleji’nde tamamlamış ve ODTÜ Mimarlık Bölümünü bitirmiş. Üniversitedeyken bir sene bir mimari büroda çalıştıktan sonra, yarı zamanlı olarak 1991-95 yılları arasında SANART Görsel Sanatları Destekleme Derneği’nde koordinatör olarak çalışmış. Görsel sanatlarla ilgili çeşitli organizasyonlar yapan bu dernekte çalışırken, bir yandan da şarkı söylemeye devam etmiş.


Mimarlık bölümünü severek okuduğunu söylüyor ve ekliyor Sibel Köse: “Mimarlık çok severek yapabileceğim bir meslekti ama müzikle birlikte yürütmem mümkün olmadı. İnsanın seçimleri her zaman aynı kalmıyor...” 


 

Aslında caz dinlemeye ortaokul zamanlarında ablasının elindeki kasetleri, televizyondaki pop listelerini dinleyip, oyun gibi onları taklit etmeye çalışarak başlamış Sibel Köse.  
“Bir gün Ella Fitzgerald’ın bir kasetine denk geldim. Kasetin içinde 8-10 dakikalıkAir Mail Special” adında bir şarkı vardı ve tamamında scat* yapıyordu. İnanılmazdı. Çok etkilendim. “Bu kadın ne yapıyor? Ben de onun gibi bir şeyler söylemek istiyorum!” dedim kendi kendime. Ondan sonra araştırmaya başladım cazla ilgili her şeyi.” diye anlatıyor, caz tutkusunun başlangıcını.







Çok uzun yıllar geçmese de aradan, “eski günleri” konuşmaya başlıyoruz. “Bir şeyleri bulmak çok zordu o zamanlar. Şimdi youtube a tıklıyor, istediğin müziği anında dinliyorsun, şarkı sözlerini bulmak en fazla birkaç saniyeni alıyor. Biz o zaman albümlerden karışık kaset yaptırıp, sözlerini çıkarabilmek için, onları defalarca dinlerdik. Bir de Cinnah Caddesi’nin başında, sonradan kapanan, Amerikan Kültür Derneği’nin kütüphanesinde, bütün caz standartlarının olduğu “American Song Book”lar vardı, cilt cilt; onlardan fotokopi çektirirdim. Ama her gittiğimde sadece üç sayfaya izin verilirdi. Kitapları bina dışına çıkarmak da yasaktı. Yani her gidişimizde ancak bir şarkının kopyasını bazen yarısını alabiliyorduk.” diyor gülerek. Benim de kesinlikle hemfikir olduğum sözlerle devam ediyor sonra. “Tabi ki bu biraz da macera oluyordu bizim için. Şimdi tek tuşla ulaşabileceğimiz şeyler için harcadığımız çabayı düşünüyorum da… Tabi ki daha da kıymetli oluyordu elimize geçenler. Bu iyi mi, kötü mü? İkisinin de iyi ve kötü tarafları var bence.”

Ankara Caz Festivali (1994)
Sibel Köse(v), Tuna Ötenel(p), Yahya Dai(ts), Alper Yılmaz(b), Zafer Gerdanlı(d)

Mimarlar Derneği’nin önce Kuleli Sokak’taki, merdivenlerle inilen birkaç katlı küçücük bir mekanında, daha sonra da uzun süre Tuna Ötenel’le, Borazan Sokak’taki mekanında şarkı söylemiş Köse. O zamanlar kapısında sıra olunan bir Mimarlar Derneği olduğunu çokça duymuştum. Beni doğruluyor: Gerçekten de o dönemi paylaşan herkes için önemli bir yerdi Mimarlar Derneği. Orada düzenlenen kültürel, sosyal ya da sanatsal her etkinlik farklı alanlardan çok değerli kişilerin bir araya gelmesini sağlıyordu. Disiplinler arası, nesiller arası, içinde her türlü farklılığı da barındıran, zaman içinde herkesin birbiriyle arkadaş olduğu bu topluluğun içinde olmak, Tuna Ötenel gibi bir ustayla, o dönemde bu güzel insanlara şarkı söylemiş olmak benim için çok değerli. Bu vesileyle sevgili Eren ve Murat Artu'ya da bir kez daha teşekkür etmek isterim. Yaratılan sinerji sonucunda kapıda sıra da oluyordu, valizini ofise bırakıp bir geceliğine de olsa oraya gelenler de...”


Sıra geliyor cevabını biraz tahmin de ettiğim “Ankara’dan neden ayrıldınız?”sorusuna. “Ankara’dan ayrılmadım aslında. İstanbul’a gelip gitmeye başlamıştım zaten. Bu geliş gidişlerin süreleri uzamaya başladı. Ve sonuçta da, 1998 yılında, bir baktım İstanbul’a gelmişim. Mimarlar Derneği’nin el değiştirmesi ve lokalin kapanması da etkili oldu sanırım. O sırada ben İstanbul’da Gramafon’da söylemeye başladım. Ankara’da eskiden müzik yaptığımız bir çok mekan da yavaş yavaş kapanmaya başlamıştı. O zaman canlı müzik çalınan Eylül, Karpiç, Gece Bar gibi pek çok mekan da bugün yok artık. Aktivite ve dünya kenti olma anlamında da farklı bir potansiyeli var elbette İstanbul’un. Bütün bunların doğal sonucu olarak ve Ajlan’ın daveti üzerine İstanbul’a geldim aslında.” 



İstanbul’da caz dinlenebilecek mekanların varlığıyla ilgili yanlış bir izlenime kapıldığımı anlıyorum, Sibel Köse’nin sözleriyle. “İstanbul çok kalabalık ve yoğun bir şehir. Her geçen gün de konserler etkinlikler artarak devam ediyor. Ama iyi müziğin canlı çalındığı kulüp ya da mekanlar yoğunluğa göre çok daha sınırlı. Eskiden çok farklı, caz ya da farklı türlerin çalındığı mekanlar vardı. Daha canlı bir sirkülasyon, paylaşım ve müzik olurdu. Her hafta buluşulur jam sessionlar** yapılırdı. Yine var tabi canlılık İstanbul’da. Ama eskisinden daha farklı geliyor, en azından bana. Ama Ankara’da oturmuş bir sanatçı/sanatsever/akademisyen kesim var. Bazı şeyleri yapmak daha kolay. Mesela, bir yerden bir yere ulaşmak daha kolay. Yaptığın şeyi daha çok zevk için ve daha farklı bir bakış açısıyla yaptığından dolayı, onun üzerine çalışmak ve yoğunlaşmak daha kolay. Dolayısıyla Ankara'da insanlar birbirlerine daha yakın ve bağlılar. İstanbul’un dağınıklığı ve karmaşıklığı yok orada. Ankara’nın daha derli toplu ve konsantre bir yapısı vardı her zaman. Ve yine bunların sonucu olarak çok fazla sanatçı yetiştirmiştir diye düşünüyorum. Yetişme ve olgunlaşma dönemlerinden sonra, İstanbul’a gitmeleri de kaçınılmaz oluyor galiba.”


“Peki, neden Ankara’da “yaşayan” bir caz kulübü olamıyor?” sorusuna ise aynı doğrultuda cevap veriyor Köse. “Olamayacağına inanmıyorum ben. Sadece birilerinin elini taşın altına koyması lazım. Ama bu her zaman böyle olmuştur. Dünyanın birçok yerinde de şehrin büyüklüğünden ya da potansiyelinden daha çok, bu müziği seven birilerinin elini taşın altına koymasıyla caz müziği o şehirde yaşayabiliyor. Kendi şahit olduğum dönem içinde bir ivme kazandığını belirtmeden geçmemekle birlikte cazın bu dönemde hele Türkiye’de çok popüler bir tür olduğunu savunamayız, bu nedenle işletmelerin ticari kaygıları olması da doğal. Caz kulübü olmaması dinleyici olmamasından değil böyle bir yatırımın olmamasından kaynaklanıyor. Neyse ki izleyiciyle cazı buluşturan mekanlar var; Fige, Samm’s, Ruhi, Cer Modern bunlardan aklıma gelenler. Bir de gurur duyulması gereken Uluslararası Ankara Caz Festivali var.” 

Halen festivaller ve konserler için Ankara’ya gelmeye devam eden Sibel Köse, son birkaç yıldır kendini şehre ne kadar yabancı hissettiğinden bahsediyor. Bu şehirde doğup büyümüş bir sanatçı olarak, birçok şeyi yadırgadığını söylüyor. 
 
Zamanın ve değişimin önüne geçemiyoruz ama Türkiye’de bazı değişimler hızlı ve acımasız oluyor. İnsan kısa bir zaman içinde büyüdüğü kenti tanıyamaz hale gelebiliyor, yabancılaşabiliyor. Kentin büyümesinden, eklemlenmesinden ve odak noktalarının değişmesinden kaynaklanan yön kaybı bir yana, tarihi, kültürel ve sosyal değerleriyle zihinlerimizde yer etmiş binaların yok edilmesi, bunların yerine birbirine çok yakın devasa alışveriş merkezlerinin ve bana göre ölçeği kaçmış çokçok katlı toplu betonlar, eski caddelerin, sokakların isimlerinin değişmesi rahatsızlık veriyor bana. Öte yandan Ankara insanının özel olduğunu düşünürüm hep. Başkent olmasının verdiği siyasi ağırlığın yanı sıra, üniversitelerin de etkisiyle genç nüfusun önemli bir potansiyel olduğu Ankara’nın, Türkiye’ye her anlamda değer kazandırdığını düşünüyorum. Bu nedenle kentsel anlamda bunun yansımasını görmek de, her Ankaralı gibi benim de arzum.”


İstanbul’a yolunuz düşüyorsa ne ala… Ama Ankara’daysanız, Sibel Köse’nin nadir Ankara ziyaretlerini kaçırmayın derim ben. Bu sesi, özellikle de canlı olarak dinlemek her müzik severe nasip olması gereken bir ayrıcalık…


*Vokalli cazda, sözsüz bir takım seslerle ya da anlamsız hecelerle yapılan bir tür doğaçlama.
**Müzisyenlerin provasız ve doğaçlama yaparak birlikte çaldıkları müzik olayı. 

SOLFASOL (Ankara'nın Gayrıresmi Gazetesi)
Ocak 2013 -Sayı 21


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

  BUNLAR HEP CAZ / ZEYNEP Ö. YILMAZ ANKARA’DA CAZ MÜZİĞİ- NEREDEN NEREYE…   “Tuna Ötenel’le Sibel Köse Mimarlar Derneği’nde çalarken mekânın önünde sıra olurdu.”, “İstanbul’daki caz müzisyenlerinin çoğu Ankara’da yetişmiştir. ” gibi acı gerçeklerin bol bol dile getirildiği Ankara’da şimdilerde caz müziği mekânlarında neler oluyor, nereden nereye geldik, umut var mı, bir gözden geçirelim istedik. Öncelikle Ankara’nın ilki ile başlayalım: Ankara’daki ilk caz konseri 1946 yılında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde gerçekleşmiş. (Konseri başta planlandığı gibi dört müzisyen değil, (müzisyenlere ödeme yapılmaması ve yağan yağmur yüzünden tamamının gelememesi nedeniyle) iki müzisyen -Hasan Kocamaz ve İlhan Mimaroğlu- ağız armonikası çalarak gerçekleştirmişler.) Ardından, özellikle ABD’nin 1950’li yıllarda faaliyete geçirdiği Türk Amerikan Derneği, Amerikan Haberler Merkezi (USIS) gibi kuruluşlar ve Officers’ Club, NCO Club gibi kulüpler, her ne kadar Türk dinleyiciler gire...

...

Karamürsel sahili , yağmura teslim olmak üzere.. Karamürsel sahilinden katmanlar... Üsküdar'da bir akşam vakti... Üsküdar 'da k atmanlar...

Söyleşi: Aydın Kahya

Aydın Kahya ile Ankara ve Caz üzerine... Murat Ulus-Aydın Kahya-Doruk Gönentür     /  Samm's Bistro Fotoğraf:Kemal Rıza Sesine son derece hakim, kendine has vokal ve giyim tarzı olan, farklı bir müzisyen… Şarkı söylerken, birlikte çaldığı müzisyenlerle ve dinleyici ile sıcacık ilişkisi, arada bir istediği şekle soktuğu şapkası, taburede oturuşu, mikrofonu tutuşu… Her şeyiyle renkli bir insan ve iyi bir eğitimci… Hikayesi mutlaka Solfasol Gazetesi sayfalarında olmalıydı; çünkü doğma büyüme bir Ankaralı… Tanju Okan, Neco gibi müzisyenlerle aynı dönemden,  "dünyaya çok farklı bakan bir kuşaktan"  diye tanımladığı ve ondan bahsederken gözlerinden gurur okuduğum bir babanın,  Turgay Kahya ’nın oğlu o… Yaşıtları sokakta top oynarken; müzik dinleyen, kulağında Nat King Cole olmadan uyuyamayan bir çocukmuş Ay...